özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

EASY RIDER; ÖZGÜRLÜKLER ÜLKESİNE YOLCULUK*


“Pazarda alınıp satıldığın sürece özgür olmak gerçekten zor. Fakat asla kimseye özgür olmadıklarını söyleme, çünkü o zaman sana aksini ispat etmek için öldürmek ve sakatlamakla meşgul olurlar. Bireysel özgürlükler hakkında sana konuşurlar da konuşurlar ama özgür bir birey gördüklerinde bu onları korkutur, tehlikeli yapar.”



Dennis Hopper ve Peter Fonda, Jack Nicholson’ın yazdığı The Trip (1067) filminden çıkar çıkmaz beraber bir film yapmaya karar veriyorlar. Fakat bu sefer motorsiklet, uyuşturucu ya da seksle ilgili olmaması konusunda uzun süre ısrar ediyorlar ve çok şükür en nihayetinde dönemin de etkisiyle Hopper’ın Easy Rider fikrine direnemeyip bir yol filmi çekmeye karar veriyorlar. Film kısa sürede hasılat rekorları kırarak Amerika’nın kendine bakışını baştan ayağa değiştirmekle kalmıyor, çekim arkası hikayeleriyle de nesilden nesile süren bir efsane haline geliyor. Denk gelmiş de çekilivermiş kadar doğal haliyle bu film aslında içinde oldukları 68 kuşağının tam da aynı özelliği içinde hayata ve insana dair müthiş bir sorumluluk taşır. Easy Rider bağımsız sinemanın en önemli örneklerinden biri olarak stüdyolara bağımlı Hollywood’a alternatif bir yerde durmuş ve büyük şirketler tarafından dağıtılan ilk bağımsız film olmuştur. Ayrıca Cannes Film Festivali’nde de Hopper’a En İyi İlk Film ödülü kazandırmıştır.

Kokain ticareti yapan Wyatt (Peter Fonda) ve Billy (Dennis Hopper) (Hopper vahşi batıya gönderme yapmak için Wyatt Earp ve Billy The Kid’e ithafen bu isimleri seçiyor, çoğu yerde de Amerikan bayrağı ceketiyle gezinen Wyatt’ı “Kaptan Amerika” diye tanıştırıyor) kazandıkları para ile iki motorsiklet alarak Los Angeles’tan New Orleans’taki Mardi Gras’ya katılmak üzere yola çıkıyorlar. Yol boyunca Amerika’nın o döneminde içinde barındırdığı hayatlara temas ederken, kendilerini aslında pek de tanımadıkları bir ülkede hissediyorlar. Bazen bir çiftçinin sofrasına buyur ediliyorlar, bazen bir hippi komününde konaklıyorlar, bazen de özellikle de güneye indikçe düşman bakışlar altında yollarına devam etmek zorunda kalıyorlar. Yarı yolda varlıklı bir ailenin alkolik, avukat oğlu George Hanson (Jack Nicholson) da onlara katılıyor. Hanson, hayat kostümünden beklenmedik bir şekilde, alkolikliği meğer hayatı sorgulamasından sebep, filmin alt metninin sesi oluyor. Çoğu zaman çekilen sahne sırasında içtiği esrardan kaynaklanan doğaçlamalarıyla da Nicholson filmin hem ideolojisini ortaya koyuyor hem de sonrasında gelen En İyi yardımcı Erkek Oyuncu Oscar Adaylığı ile bırakmak üzere olduğu kariyerine daha sıkı tutunmaya karar veriyor.



Aslında Wyatt ve Billy’nin niyeti tüm otoritelerin boyunduruğunu reddeden birer hippi olarak ruhani bir yolculuğa çıkmaktır, hatta öyleki Wyatt sembolik olarak yolun başında saatini çıkarıp atar, ne de olsa saate ayarlı bir zaman fikri de bir otorite ve sistemin en zorlayıcı parçasıdır. Bu bağlamda, yönetmen koltuğundaki Hopper da yaptıkları filmin bile belki izleyci üzerinde bir otorite olmasından kaygılanmış ve filme sahne geçişlerindeki üçlü sıçramalar gibi özdeşleşmeyi kıracak unsurlar eklemiştir. Fakat aslında filmin kahramanlarına yola çıkabilme özgürlüğünü sağlayan hem beden, hem toplum üzerindeki en tam teslimiyetli otoritelerden biri olan uyuşturucudan kazandıkları paradır. Bunu da yine efsanevi başka bir sahne ile film anlatır; Wyatt parayı plastik bir borunun içine koyarak üzerinde Amerikan bayrağı olan motorunun benzin deposuna sokar ve orada saklar. Bu görüntü, sonrasında Fonda’nın sözleriyle “Amerika’yı beceren uyuşturucu parası”na bir göndermedir.




Yoldaki her durak biraz daha onların ideallerindeki hayattan Amerika’nın ne kadar uzak olduğunu gözleri önüne serer. Kahramanlarımız, Hollywood’da bile uzun saçın hoş karşılanmadığı bir dönemde, bir güney kasabasındaki köylülerin düşmanlığını ciddiye almamak gibi bir hata yapacak kadar ileri giderler, ne de olsa özgürlükler ülkesindedirler ve artık birilerinin özgür olmaya başlaması gerektiğini düşünürler. Oysaki belki de kimsenin özgür olmadığı bir ülkede, insanları en çığırından çıkartacak şey bunu onlara hatırlatacak birileridir.

Filmin olay yaratan ve o dönemin en bezersiz sahnelerinden biri de Wyatt ve Billy’nin iki fahişeyle birlikte LSD vesilesiyle yaptıkları psikedelik “seyahattir”. Çeşitli görüntü, renkler ve sahne geçişleriyle izleyiciye tam bir LSD tecrübesi yaşatır. Wyatt’ın yani Fonda’nın Meryem heykelinin kucağında oturup annesine nefretini kusma sahnesi LSD’nin etkisiyle doğaçlama olmuş gerçek bir sahnedir. Çünkü Fonda’nın annesi aslında kendisi onbir yaşındayken intihar etmiştir ve o sahnede kendi annesine seslenmektedir “Beni neden terkettin?” derken. Hopper bu sahneyi filmde tutmak için çekim sonrası Fonda’yı ikna etmek zorunda kalır, çünkü kendisi bu haykırışların muhattabı olan annenin Amerika ile özdeşleştiğini düşünür ve Amerika’nın, anavatanlarının, evlatlarını niye terkettiğini aslında sormak ister film boyu.


Bir yol filmi olup da müziklerinin efsane olmaması herhalde pek mümkün değil, fakat Easy Rider’ın müziklerinin kendi efsanesini bile aştığını söylemek belki de yanlış olmaz. Aslında filmin müziklerini yapması için Hopper; Cosby, Stills and Nash’e teklif götürmüştür, ama grup filmi izledikten sonra “Bizim müziğimiz bu filmin yanına bile yaklaşamaz” demişler ve saygıyla reddetmişlerdir. Böylece albüm şimdiki halini almış ve Roger McGuinn “Ballad of Easy Rider”, Bob Dylan “It’s Alright Ma (I’m Only Bleeding)”, Jimi Hendrix “If 6 was 9” ve hepsinden de ayrı Steppenwolf “Born to be Wild” bizim için bu filmden sonra artık birer görüntülü şarkı olmuştur.


Filmin etkileyici sonuna dair o dönemdeki izleyiciden nasıl tepkiler geldiğini de kısa bir not halinde de olsa vermekte fayda var. İlk gösterim sonrası Los Angeles’ta seyirciler filmi ve filmi yapma cesaretinden dolayı Peter Fonda ve Dennis Hopper’ı ayakta alkışlarken, doğu ve güney eyaletlerindeki izleyiciler filmin sonundaki köylüleri alkışlamış ve adaletin yerini bulmuş olmasından duydukları keyifle sevinç naraları atmışlardır.



*Bu yazı Bahçeşehir Üniversitesi'nin tema sponsoru olduğu 27. Film Festivali'ndeki "68 ve Mirası" bölümü için basılan dergide yer almıştır.

Salı, Ocak 11, 2005

Nina Simone



Luc Besson’un Nikita’sının Amerikan versiyonu “Point of No Return- Dönüşü olmayan Yer”de Bridget Fonda suçlu ilan edilip idam yerine kendini bir ölüm makinası olmak üzere yetiştirileceği gizli üste ve hücresinde bulduğunda kendini esir tutan ajandan tek bir şey ister; "Bana Nina Simone Getirin!".

Oysa elbet Nina daha bu film çevrilmeden yıllar ve de yıllar önce tarihteki yerini çoktan almıştı. O yer ki isyanla, özgürlük tutkusuyla, hayatta öylesine yaşayıp gitmeyen teslim olmayan ne varsa hepsine denk bir yerdi. Nina Simone tutsak olunan duvarlar boyanırken ya da hemen her zamanki kaçış planları zihinde uçuşurken dinlenmesi lazım gelen birşeydi. Yıkıp yeniden yapmanın "desduru"ydu küllü sesi. Öyleki o en sıradan Frank Sinatra’lı Gene Kelly’li filmlerin mutluluk şarkılarını bile söylediğinde bir devrim başlatılabilirdi. O sebeple ki birşeylere başlarken illa ki Nina Simone dinlemek lazımdır.

O sevince de başka türlü sever. Aldatıp yine de kendisine gelen sevgilisine ‘Sus şimdi açıklama, sen benim acımsın, mutluluğumsun, bırak olduğu gibi, dağınık kalsın’ diyebilir. Öyleki sesinde her keyfin içinde keder, kederin içinde keyif olduğunu bilmiş, öğrenmiş, en büyük acılardan geçip ayakta kalmış insan kuvveti bulunur. Bir de elbet o dürüstlüğü ve asla taviz vermediği kendine sadakati.. Bütün bunlar yüzünden belki "Gold" albümünün kapağında siyah bir kedi Nina'yı anlatır.



Bu sebepler ve daha da fazlası yüzünden, belki bir sabah kahvesine onunla başladığımızda faturaları, mailleri, gündelik işlerden ne varsa işte hepsini kılıcın ucuyla mücadeleye hazır yumruklarımızla yapıyormuşuz gibi geliverir. Ah bir de bu yüzyılda, burada, almak için özgürlüğümüzü bahşettiğimiz pahalı ayakkabıların içinde, yüzde yüz huzur garantili oturma grupları üzerinde oturmasaydık, devrim başlatacaktık, ama değiliz. . Belki de gün gelir herşeyi bırakıp daha manidar bişeylere başlayacak güce ihtiyacımız olur, işte o zaman yüzümüzü kapıya dönerken kanda biraz Nina Simon dolaşması lazım gelir.